29 Ekim 2012 Pazartesi

Dünya dili olacak Türkçe


 
Ruşen Eşref Unaydın: "Ey, bizden daha genç olanlar! Bu dili sizler, ne mutlu, bizlerden çok ve güzel konuşacaksınız." Türkçe'yi gelecekte bir dünya dili yapmak zorundayız..

 Türkçe'yi çok daha güzel konuşmak, Türkçe'yi dünya dili yapmak için, herşeyden önce, karşılıkları Türkçe'de bulunmayan, yüzyıllardır bize hizmet etmiş kelimelerimizi, nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, dilimizden asla atmamalıyız. Önceki makalelerimizde, güzelim Türkçe’mizi öz Türkçe'leştirmenin mümkün olamayacağını belirtsek de, kelime atmanın dilimizi ne hâle sokacağını bir başka yönden ele almak faydalı olacaktır.

 Bir an düşünelim: Dilimize İslâm dini ile giren Allah, din, peygamber, îman, mümin, namaz, ezan, aptes, minare, cami, mescit, cemaat, sevap, günah, kandil, ramazan gibi kelimeler atılabilir mi?

Zaman kavramı ifade eden kelimelerden (ki zaman da vakit de Arap'çadır) saat, dakika, saniye, sene, devir, müddet Arapça'dır: hafta ise Farsça.

Siyasî ve sosyal hayatımızla ilgili kelimelerden siyaset, devlet, vatan, millet, halk, cumhuriyet, hükümet, meclis, milletvekili, idare, maliye, asker, harp, evkaf, amiral Arapça'dır.

Kalem, kitap, defter, matbaa, harf, mürettip ve tashih Arapça, kâğıt ise Farsça'dır.

Beyaz, kırmızı, esmer, zeytunî telâffuz ve mâna bakımlarından bazı değişikliklere uğramış Arapça kelimelerdir. Siyah, lâcivert, pembe ve al ise Fars'çadır. Kahverengi ise biri Arapça diğeri Farsça iki kelimeden oluşmuştur.

Kafa, kalp, sîma, beden, vücut ve ruh Arapça'dır. Endam, çehre, sîne ve can ise Farsça.

Yediklerimiz ve içtiklerimizden hamur, kadayıf, kebap, bakla, şehriye, ceviz, zeytin, muhallebi, kahve, salep, nâne, şarap, şurup, şerbet Arapça'dır. Ciğer, pilav, köfte, peynir, zerzavat, sebze, meyva, bâdem, zerdali, şeftali, vişne, şeker ve çay Farsça'dır.

 Bahçelerimizde yetişen çiçek isimleri de öyledir: Bazıları telâffuz değişikliklerine uğramış olan bu isimlerden zambak, şakayık, anbar ve havuz Arapça; bağ, bahçe, tohum, gonca, gül, lâle, menekşe, sümbül, nergis, şebboy Fars'çadır.

Kasaba, sokak, cadde, meydan, taraf, cihet, hava, sofa, sel, aile, hala, dünya, istikbâl, namus, şeref, şan, haysiyet, elbise, çorap, mendil, bez, hediye, dükkân, ticâret, hayat, takvim, isim, mevsim, resim, ressam, şiir, şâir, mektup ve zarf Arapça'dır.

Şehir, köy, çeşme, çadır, çöp, leğen, terazi, dürbün, pencere, çerçeve, ateş, alev, rüzgâr, para, tıraş, pençe, kör, usta, çubuk, hasta, hastahane, meydan, meyhane, sarhoş, çarşı, pazar, çarşaf, çare, çerçeve ve çardak Fars'çadır.

Asırlardan beri dilimize girip Türkçe'leşmiş ve hatta halk dilinde bile temel tutup yerleşmiş olan bu Arapça ve Farsça kelimelerden bazılarının Türkçe karşılıkları da vardır: siyah-kara, beyaz-ak, mavi-gök, kırmızı-kızıl, sene-yıl, asker-çeri, harp-savaş, şehir-kent, sulh-barış, endam-boy, vücut-gövde, simâ-yüz, çehre-yüz, kafa-baş, kalp-gönül-yürek, ateş,od, rüzgâr-yel, taraf-cihet-yön, çadır-otak, para-akça, isim-ad, meyva-yemiş, ruh-can-tin (eski Türkçe'de), bülbül-zanduvaç (eski Türkçe'de).

 Şimdi kara var diye "siyah"ı, ak var diye "beyaz"ı, yıl var diye "sene"yi, çeri var diye "asker"i, gövde var diye "vücut"la "beden"i, gönül ve yürek var diye "kalb"i, ad var diye "isim"i, yemiş var diye "meyva"yı, hızlı var diye "çabuk"u, gözgü var diye "ayna"yı dilimizden atacak mıyız?

Dikkat edin, Türkçe'nin her türlü kavramı karşılayacak olgunluğa ve zenginliğe eriştiğini söyleyen zavallıların bellibaşlı bir tercüme kitabı yoktur. Deyimler ve atasözlerinde dünyanın en zengin dilleri arasında yer alabilecek dilimiz, soyut kavramlarda fakir. Bunu görmemek başımızı kuma sokmaktır.

 Osmanlı'nın yolunda giderek, dilimizde bulunmayan bir kavramın karşılığı herhangi bir dilde varsa, onu kendi hançeremize uydurarak almamızda bir sakınca yoktur.

Bu acı gerçeği Peyami Safa, 1958'de Milliyet gazetesindeki bir yazısında şöyle ifade ediyor:

 "Türkçe'miz o kadar fakirdir ki, dünyanın bütün dillerinden bol bol yeni kelime alsa ve kendi kökleri ile yeni kelimeler kursa, yine bütün ihtiyaçlarını kısa zamanda güç karşılar. Her çareye başvurmak zorundayız."

 
Türkçe'yi öz Türkçe'leştirmeye çalışmak çılgınlıktır

 

Huysuz adam!

Beğenmedim diye, mızmız ve huysuz adam oluyorum. Kusurlu, ayıplı "mal", sözüm ona hizmet veren kurum, kuruluş, kişi cebimden hileyle paramı alıyor, o "hırsız" olmuyor! "Hırsız"lık o kadar çoğalmış ki, envaı çeşidi var... Allah bizi "hırlı" "hırsız"lardan muhafaza buyursun. Bu adamlar şikemperver" sadece midelerini ve menfaatlerini düşünen, bencil adamlar. Üretmez, tüketir... Hak gözetmez, haksızl...
ık yapar ve devamlı yer... Tevfik Fikret, Han-ı Yağma şiirinde bakın ne güzel özetliyor, bir kısmını paylaşıyorum.

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

17 Ekim 2012 Çarşamba

İstanbul Türkçesi Nedir?

Türk tarihinin son yedi yüz yılında Oğuz Türkleri tarafından kurulan en büyük medeniyet, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’ndeki Osmanlı Medeniyeti olmuştur.  500 yıldan beri, böyle bir medeniyete dil, kültür ve sanat merkezliği yapan İstanbul şehrinde ise Türkçe en güzel halini almıştır. Çünkü her medeniyet dili, o medeniyete kültür merkezliği yapan şehirlerde işlenir. Bu sebeple dünyanın her ülkesinde her dilin en iyi konuşulduğu bir yer, bir bölge, bir şehir olmuştur. İstanbul Türkçesi de daha ilk anlarından başlayarak yalnız İstanbullular tarafından değil, büyük Osmanlı Devleti’nin her tarafından gelen Türkler ve Türkleşenler tarafından işlene işlene güzelleşmiş bir lisân olmuştur. Gelişimi yüzyıllar alan bu lisâna İstanbul Türkçesi deniliyor.   

16 Ekim 2012 Salı

Türkçenin Adı Var




Öz dilini iyi kullanamayan bir toplumun, kültür yozlaşmasına mahkum olması kanımca kaçınılmazdır. Günümüzde spikerciklerin ekrana çıkmalarıyla birlikte, verimli bitkilerin arasında yabani otların yetişmesi de benim yüreğimi acıtıyor. Özellikle Türkçe'mizin yanlış kullanılması, Batı diliyle konuşulması beyazlaşan saçıma her gün yeni bir beyaz kıl daha ekliyor.SİTE:w